Home
16 Ekim 2026 ( 19 izlenme )
Reklamlar

Buğday Tanesi ve Bir Yudum Umut

​1916 yılının çetin bir sonbaharıydı. Anadolu’nun bağrı yanık köylerinden biri olan Çalıklı’da zaman, adeta acının ve yokluğun ritmiyle akıyordu. Köyde eli silah tutan kim varsa, Çanakkale’ye, Sarıkamış’a, Yemene cepheye çağrılmıştı. Sokaklarda yalnızca yaşlıların titrek adımları, kadınların duaları ve çocukların ağlama sesleri yankılanıyordu.

​Ayşe Teyze, köyün üst tarafındaki iki göz toprak evinde, torunu Ahmet ile tek başına kalmıştı. Oğlu Hasan iki yıl önce Sarıkamış’a gitmiş, bir daha da izine rastlanmamıştı. Gelini ise geçen kış veremden ve bakımsızlıktan vefat etmişti. Altı yaşındaki Ahmet’in cılız bedenini hayatta tutmak, Ayşe Teyze’nin kurumuş omuzlarına yüklenmişti.​O yıllarda Anadolu köylüsünün tek bir düşmanı yoktu; cephedeki düşman kadar çetin olan "yokluk" ve "kıtlık" da köylünün boğazına sarılmıştı. Tarlayı sürecek ne öküz kalmıştı ne de toprağa saçacak tohumluk buğday. Seferberlik vardı; devlete, orduya erzak yetiştirmek gerekiyordu ama topraktan ancak bir avuç dert fışkırıyordu.Güneş ilk ışıklarını dağların arkasından sızdırırken, Ayşe Teyze nasırlı elleriyle ahşap kapıyı araladı. Mutfak denilen köşede, kurutulmuş meşe palamudundan yapılma acı bir ekmek kırıntısı ve bir maşrapa sudan başka hiçbir şey yoktu. Ahmet, yandaki somyada üzerindeki yırtık kilime sarılmış, soğuktan büzüşmüştü. Ayşe Teyze torununun yüzüne baktı; avurtları çökmüş, gözlerinin altı morarmıştı.
​"Allah’ım," diye fısıldadı yaşlı kadın, gözünden süzülen bir damla yaşı tülbendiyle silerek. "Sen ordumuza güç ver, ama şu sabiye de bir lokma helal aş nasip et..."O gün, köyün ortak harman yerine doğru yola çıktı. Toprakta belki geçen yıldan kalma tek bir buğday tanesi bulabilirim umuduyla saatlerce dizlerinin üzerinde toprağı kazıdı. Rüzgar keskin bir bıçak gibi yüzünü yalarken, elleri çamur ve soğuktan hissizleşmişti. Köydeki diğer kadınlar da aynı çaresizlikle toprağı eliyordu. Kimse konuşmuyordu; çünkü konuşacak dermanı da, söylenecek tatlı bir sözü de kalmamıştı kimsenin. Yokluk, herkesin dilini mühürlemişti.Akşama doğru, mendilinin içinde toplam üç avuç kadar buğday ve arpa kırıntısıyla eve döndü. Taş dibekte o tohumları uzun uzun dövdü, kepeğini ayırmadan azıcık suyla çorba yaptı. O çorbanın buharı tütmeye başladığında, küçücük evin içi sanki bir anlığına ısındı.
​Ahmet uyanıp çorbanın kokusunu alınca gözleri parıldadı. Çanağa kaşığını daldırırken, "Nene," dedi fısıltıyla, "Babam gelince bize beyaz ekmek getirecek mi?"Ayşe Teyze’nin boğazına bir düğüm oturdu. Torununun saçlarını okşadı, gözlerinin içine bakıp yutkundu:
"Getirecek kuzum, getirecek... Vatan bir huzura kavuşsun, baban sana en ak ekmekleri getirecek."O gece Birinci Dünya Savaşı’nın karanlığı, Anadolu’nun üzerine bir kez daha çöktü. Ancak o soğuk toprak evde, bir avuç çorbanın başında, yokluğa ve yoksulluğa direnen bir Türk kadınının ve yetim bir çocuğun inancı, cephedeki asker kadar büyük bir kahramanlık destanı yazıyordu. Onlar toprağı terk etmiyor, ekmeği bölüşüyor ve umudu hiç söndürmüyordu.

Önerilen Videolar

Reklamlar

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Son Dakika...Devamını oku malesef artık oda yok Kız Kaybolduktan 7 Ay Sonra Annesi Banyoda Kamera Buldu, Kaydı İzleyince Gözlerine İnanamadı.ayrıntılar Doktorlar bamya yemen....Devamını oku 19 Yeni İl Geliy...Devamını Oku