Büyük şehir gri, soğuk ve acımasızdı. İnsanlar kalabalıklar içinde yalnız, sesler içinde sağır yürürdü. İşte bu koca metropolün ortasında, beton binaların ve egzoz dumanlarının arasında Leyla ile Mecnun yaşardı. Ama bizim hikâyemizde Mecnun çöllerin kumunda değil, mahallenin eski kıraathanesinde çayın buğusuna bakıp hayal kurardı.
Birinci Bölüm: Çay Bardaklarındaki FırtınaMecnun, mahallenin sevimli ama bir o kadar da garip çocuğuydu. Üzerinde mavi çizgili, solmuş bir hırka, elinde hiç yanmayan bir çakmakla mahallenin köşesindeki kaldırımda otururdu. Leyla ise mahalle bakkalı Salih Amca’nın kızıydı. Gözleri kapkara, gülüşü ise gri şehre baharı getirecek kadar parlaktı.
Mecnun, Leyla’yı ilk kez elinde gazete kâğıdına sarılı ayçekirdeğiyle bakkaldan çıkarken görmüştü. O an zaman durmuş, trafik tıkanmış, mahallenin huysuz köpeği Biber bile havlamayı bırakmıştı.Mecnun o gün kalbini o kaldırım taşında bıraktı. Leyla’ya olan sevgisi o kadar büyüktü ki, bir süre sonra gözü dünyayı görmez oldu. Bakkalın camına bakıp saatlerce şiir okuyor, mahalledeki kedilerle Leyla’nın güzelliğini tartışıyordu. Mahalleli baştan "Ulan ne tatlı çocuk" dediyse de, Mecnun mahalledeki elektrik direğiyle Leyla hakkında kavga etmeye başlayınca adını koydular: "Bizim Mecnun iyice delirdi."İkinci Bölüm: Çöl Dediğin Nedir Ki?
Mecnun’un babası İskender Abi, oğlunun bu hallerine dayanamayıp onu mahallenin akil adamı olan İsmail Abi’ye götürdü. İsmail Abi, pırıltılı ceketini düzeltip, gözlerini uzaklara dikti:
"Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen... Mecnun kardeşimiz aşık olmuş. Aşk dediğin, bağrında büyüyen bir devasız derttir. Çölü arayan, şehirde de bulur."Gerçekten de öyle oldu. Mecnun, Leyla’sını istemek için cesaretini topladı. Babası İskender Abi ile Bakkal Salih’in kapısına dayandılar. Fakat Salih Amca kızını bir "deliye" vermek istemedi. "Benim kızım okuyacak, büyük adam olacak, kızımı bir kaldırım mühendisine yar etmem!" diyerek onları kapıdan kovdu.O gün Mecnun şehri terk etti. Ambalaj kâğıtlarından yapılmış hayali bir çöl kurdu kendine; şehrin en büyük parkındaki kuru havuzun içine yerleşti. Artık orası onun çölüydü. Yapraklarla konuşuyor, rüzgâra Leyla’nın kokusunu soruyordu. Mahalleli ona acıyor, köfteci Erdal Bakkal her akşam ona bir yarım ekmek köfte götürüyordu. Ama Mecnun ekmeği bile Leyla diye koklayıp yemiyordu.Üçüncü Bölüm: Leyla'nın Şaşkınlığı
Aradan aylar geçti. Leyla, Mecnun’un bu adanmışlığını, onun için her şeyden vazgeçişini duyunca içindeki merak ve şefkat duygusuna engel olamadı. Bir akşamüstü, parktaki kuru havuzun kenarına geldi.
Mecnun’un üstü başı toz içindeydi, saçlarına kurumuş yapraklar takılmıştı. Leyla sessizce yanına yaklaştı:
— "Mecnun..." dedi yumuşak bir sesle. "Ben geldim. Leyla."
Mecnun kafasını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde derin, başka bir dünyaya ait bir bakış vardı. Leyla’ya baktı, sonra gökyüzüne, sonra tekrar Leyla’ya.Sen kimsin?" diye sordu Mecnun.
Leyla şaşırdı, içini bir burukluk kapladı:
— "Benim Mecnun, uğruna yollara düştüğün, çöller yarattığın Leyla... Seni görmeye geldim."
Mecnun hafifçe gülümsedi, elini kalbine koydu ve şöyle dedi:
"Benim kalbimdeki Leyla o kadar büyüdü ki, sen artık onun yanında çok küçük kalırsın. Benim sevdiğim Leyla, senin bedenine sığmayacak kadar sonsuz. Ben surete değil, manaya aşık olmuşum. Var git yoluna Leyla, benim Leylam bana yeter...Son: Absürt Bir Sonsuzluk
Leyla ne diyeceğini bilemeden, gözlerinde iki damla yaşla oradan uzaklaştı. Mecnun ise eline bir çöp kutusunun kapağını aldı, onu bağlama gibi çalmaya başlayarak gökyüzüne bakıp şarkı söyledi.
Mahalleli o günden sonra anladı ki; aşk, kavuşamayınca büyüyen, kavuşunca biten basit bir hikâye değildi. Mecnun, bir insanın bu dünyada erişebileceği en tatlı, en kendi halindeki deliliğe ermişti.
Ve o mahallede, çaylar ne zaman demlense, rüzgâr ne zaman essem hâlâ Mecnun’un kuru havuzdan yükselen sesi duyulur: